|

|
Allah'ım ne olur bisiklette
yolla.
Anlatacaklarım tamamıyla gerçektir.
Bundan uzun zaman önceydi, ilkokul 2. sınıf öğrencisi olan ben
okulumuzda kantin olmadığından, arkadaşım Hüseyin’le birlikte okulun
yakınında bulunan ve yaşlı bir teyzenin işlettiği bakkala gittik.
Bahçe içinde apartmanın giriş katında bulunan bakkaldan; gazoz,
leblebi tozu, kaymak, simit veya tost alırdık. O günün mönüsünü
hatırlamıyorum ama bahçede oturup yemeye başladığımızda bir gök
gürültüsü duyduk. Önce korktuk, hemen yukarı baktığımızda bir şeyin
döne döne düşmekte olduğunu gördük, gökten düşen şey bahçeye
saplandı. Ahşap, üzerinde açık koyu renk kareleri olan ve
verniklenmiş olduğundan parıldayan bir şeydi.
Hemen elimizdekileri bırakıp bahçeye saplanan tahtanın yanına
koştuk, onu almamızla bir yağmur gibi küçük ahşap taşlar gökten
yağmaya başladı. Taşlar vücudumuza düşüyordu, düşen taşlardan
korunmak için aldığımız tahtayı başımızın üstüne koyduk. Sonra
define bulmuş gibi onları da toplayıp, oradan gittik.
Ne olduğunu bilmiyorduk ama çok güzel eğlenceli oyunlar icat
ediyorduk. Gökten gelen aslında ahşap bir satranç takımıydı, o kadar
güzeldi ki anlatamam. Tam iki hafta dua ettim; “Allahım ne olur
bisiklette yolla, ne olur” diye ve her fırsatta gökyüzüne bakarak
Allah'ın bana bir şeyler yollayıp yollamadığına bakıyordum. Her an
gökten bana bir şeyler gelebilir diye heyecanla bekliyordum. Gerçeği
öğrendiğim gün bile Bisiklet bekliyordum gökyüzünden. Küçüklüğümden
kalsa gerek hala bir şeyler gelecek diye ara sıra yukarıya baktığım
oluyor.
O gün yine Hüseyin’le bahçe içindeki bakkala gittik, bir şeyler
almak için sırada beklerken, kocaman gözlüklerinin arkasından küçük
gözüken gözleriyle yaşlı teyze, su sesini andıran güzel Türkçe'siyle
bir başka müşteriye konuşuyordu:
Bahçede hiç satranç takımı gördünüz mü?
Hayır. Neden ki?
Bizim en üst katta oturan bir çift var. Adam balkonda satranç
taşlarını tahtaya dizerken iki – üç piyonun eksik olduğunu görünce
eşine kızmış. Sen nasıl temizlik yapıyorsun böyle, benim satranç
taşlarımı kaybediyorsun. Eşi de; bıktım senin satrancından da
taşlarından da, emekli olduğundan beri evdesin çık dolaş biraz diye
çıkışınca, adamcağız sinirlenip, balkon penceresini bir hışımla açıp
( eskiden pimapen olmadığı için demirden olan pencere yüksek ses
çıkarıyor ve altta biz bu sesi şimşek sesi olarak algılıyoruz ) önce
satranç tahtasını sonra da taşları üst kattan aşağıya atıyor.
Peki sonra ne olmuş.
Aradan zaman geçince kadın temizlik yaparken koltuğun altında eksik
taşları buluyor. Adam da hemen bahçeye iniyor ama satranç takımını
bulamıyor. Bana sordu ben de her gelen geçene soruyorum.
Sonra bize dönüp sordu, teyze;
Siz gördünüz mü çocuklar diye.
Ha ha yır. diye kekeleyerek cevap verip çıktık. Kıymetlimizin Allah
tarafından gökten gönderilmediğini öğrenmek başlı başına bir şoktu.
Artık oyunun adını öğrenmiştik. Satranç diye bir oyun oynuyorduk ama
hala taşların nasıl gittiğini bilmiyorduk. Bazen birbirimize
attığımız bile oluyordu. Satrancın düşünerek oynandığını öğrenince
de bizde düşünerek birbirimize atmaya başladık taşları, ne de olsa
satranç oynuyorduk.
Öğrencilerim bana, satrancı ne zaman öğrendiniz diye sorunca, onlara
satrancı ben seçmedim, satranç beni seçti diye bu öyküyü
anlatıyorum. Biliyor musunuz Satranç bana gökten geldi.
Yazar :Menderes Sargın
|